Miniklerin dünyasında

Miniklerin dünyasında

Tam otuz sekiz yıldır şehirde yaşıyorum ama köyümle ve başka köylerle ilgimi kesmedim. Fırsat buldukça da oralara kaçıyorum.

Zeki Oğuz

Tam otuz sekiz yıldır şehirde yaşıyorum ama köyümle ve başka köylerle ilgimi kesmedim. Fırsat buldukça da oralara kaçıyorum.

Günübirlik ya da iki günlük olabiliyor bu geziler. Kendi köyüm yakın olunca ve vasıta imkânı da olunca sabah gidip akşam dönüyorum. Bir anne-baba ziyareti oluyor genellikle. Oysa köyün yaylalarını, dağlarını özledim. Her adımda bir anım var oralarda. O anılar bir daha yaşanmayacak kaygısıyla belki, gitmiyorum oralara. Belki o anılar değişmesin, yaşanmışlıklarıyla kalsın isteği bu. Büyü bozulmasın kaygısı.

Oysa büyü iki kere bozuldu.
İlki yirmi yıl önce kardeşimin trafik kazasında ölümüyle. Koyunu, çifti çubuğu o çekip çeviriyordu. Bunların hepsi bitti onun gidişiyle. Kendimize ait yaylalarımız vardı. Bir çift at bir çift öküzle tarlalarımızı işliyorduk. Evin direği göçünce dam çabuk çöküyor.

Geçtiğimiz cumartesi de abamı (annem) yitirdik. Yaşlı bir insanın ölümünden çok daha fazla şeyler var bunda. Köylü bir ailenin çöküş öyküsü belki. Birçok yaşanmış güzelliklerin bittiğine dair bir nokta.

Bu kaybedişle birlikte köylülerimizle birçok güzellikleri paylaştık. Bazı güzelliklerin bitmeyişine sevindim. Kadınlarımız özenle pişirdikleri yiyecekleri yani “ölü ekmeği” ni getirdiler. Komşular, akrabalar başsağlığına geldiler. Acımızı paylaştılar “ölü ekmeği”ni birlikte yedik.

Bu nedenle köyde fazlaca kaldım bu kere. Sokaklarını dolaştım. Anılarımı tazeledim, fazlaca da üzüldüm. Çünkü tanık olduklarım bir köyün örenleşmesiydi. Demek ki binlerce yıl öncesinin Hüyükleri böyle oluşuyordu.

Bu ören yerlerinin capcanlı olduğu günleri de bilirim. Nice canlar yaşamıştı. Düğünler şenlikler görmüştü. Sevinçleri, mutlulukları paylaşmışlardı. Örenlerin önünden geçerken Yunus Dedenin dizeleri dolanıyor dilime.
“Yıkılmış sinleri dolmuş

Evleri belirsiz olmuş
Boşanmış damar akmış kan
Ne düşvar halleri gördüm.”
Köyün girişinde, karşısındaki harımlarda yeni yapılaşmalar vardı. Modern evler yapılıyordu, istishnasız hepsinde sıcak su sistemleri, çanak antenler vardı ama köyün geçmişi göçmüştü. Köklü ailelerin görkemli evlerinden eser yoktu artık. Duvarlar yıkılmış, molozlar Hüyük görüntüsü oluşturmaya başlamıştı.

Aslında güzel şeyler de oluyor köyde.
İlkokulu köyün hemen girişindeki eski okulda okumuştum. Ağaçlarını yetiştirebilmek için bir km. ötedeki bir çeşmeden su taşırdık kovalarla. Kitap ve defterlerimizi tahta çantalarda, kilim torbalarda taşırdık. Bu torbalar yazın yaylada azık torbası olurdu. Ekmeğimizi, katığımızı korduk içine.

Şimdi yeni bir okul yapıldı. Köyün doğu girişinde modern bir ilköğretim okulu. Çarşamba günü ana sınıfı öğrencilerinin hazırlamış oldukları etkinlikleri izledim. Onları izlerken kırk yıllık anılarım geldi gözlerimin önüne.

Bahara denk gelen milli bayramlarda düzenlediğimiz doğa gezileri geldi gözlerimin önüne. Başka köylerin okullarıyla iki köy sınırı arasında bir yerde buluşup şenlik yapar, ekmek karışırdık. Köy çocukları tanışıp arkadaş olurlardı. Böyle bir sürü arkadaşım olmuştu.

Okul Müdürü kendi köyümüzden, Mustafa Bilgin. Gücü yettiğince bir şeyler yapma gayretinde. Anasınıfı Öğretmeni Şeyma Nur Kavut güzel hazırlamış minikleri. Rondlar, şiirler, dans gösterileri, koro, yoğurt yeme yarışması. Minikler başarılarının karşılığını birer belge alarak gördüler. Bir belgeyi de ben verdim. O miniklerin canlılığına, coşkularına ortak olmak güzeldi.

Okuldan ayrılacağım sıra sekizinci sınıftan iki kız yaklaştı yanıma. Hatırımı sorup başsağlığı dilediler. Ders durumlarını, liseye devam edip etmeyeceklerini sordum. Biri gülümsedi, devam edecekmiş liseye. Öteki ağlamaklıydı. Ailesi izin vermiyormuş okumasına. İçim yandı. Keşke ikisi de okuyabilseydi.

Sonra düşündüm, bizim mezun olduğumuz yıllarda kızların okuması hiç mümkün değildi.