İsmail Detseli
Şöyle geçmişe dalıp maziyi düşünürüm
Hüzünlenir gözlerim çok dostlarımı görürüm
Onlar yerine yattı seslensem de duymazlar
Ruhları benimle ama susmuşlar konuşmazlar
Bu yıl mayıs ayının sonlarında hem Almanya’dan gelen kızımı karşılamak hem de ihtiyarlayan vücudumun ağrıyıp sızlayan yerlerine şifa bulmak ümidiyle bütün ev halkı kalkıp Antalya’ya denizden kumdan şifa aramaya gittik. Daha evvelde bu konu üzerinde bir ufak yazı yazmıştım. Bu kum tedavisinin yılların yorgunu fedakâr eşime de faydalı olacağını umuyorduk. Neyse gidip beş altı günlük çoluk çocuğumla bir tatil yaptık. Bir deniz ve gezi macerası yaşayıp sağ salim evimize döndük. Yukarda attığım başlıkta da dediğim gibi çok eski ve manalı bir deyim olan geçmiş zaman olur ki hayali cihan değer diye. Evet, bu denizi yüzmeyi ve gençliğimi düşünerek yola çıktığımda aklımın bir köşesinde kalan bir deniz maceram vardı. Onun hayali ile oğlumun kullandığı aracımızla tam Manavgat ayrımına varıp Antalya istikametine dönünce taaa 22 sene öncesine dalıp gitmişim. Sahilden Antalya yönünde ilerlerken aracımızın camından o masmavi deniz ile gökyüzünün birleştiği ufki noktaya bakıyorum ve buralar dalgın bakarken Side diye bir sarı tarihi levhayı görüp hemen yerimden doğruluyorum. Oğlum ve diğer araçtakiler ne oldu baba dercesine yüzüme bakıyorlar oysa benim tam 22 sene önce hatta 26 sene önceleri buralarda yaşadığım maceraları zorlukları bilmiyorlardı.
Metin kaptana (oğlum) dur dedim sonra yürü dedim ve eskiyi düşlediğimi söyleyince gülüştü aile bireylerim. Onlar için belki 22 senenin çok bir tarihi değeri yoktu. Oysa bu ahir zaman insanının 60 yıllık kısa yaşamında ömrün yarısı demektir. Onun için 22 yılda ömrün 3’te biridir değil mi?
Sene 1987 idi. Konya’dan mahalle komşularımızdan birbirimizi çok sevdiğimiz ki o zamanın zevkli yaşamını doya doya sürdürdüğümüz gündüzleri herkes işinde gücünde akşam olunca yemek sonrası yaz veya kış gecesi demeden her gün bir arkadaşımızın evinde toplanırdık. Bu toplandığımız vakitlerde doya doya güle oynaya sohbet ettiğimiz eski köy usulü barana kurarak yemekli, çetnevirli, kavurgalı sohbetlerin gırla gittiği arada bir tavla oynayanların bir torba içersinde evden eve taşıyarak takoz torbası kimde diye espri yaptığımız okey oyunları ile kağıt oyunları ile eğlenip tatlılar ve meyvelerle akşam neşesini sohbetle süslediğimiz ayrıca kış gecelerinin bir ayrı zevkli olduğu sohbetlerde cumartesi Pazar günleri gidilen avlarda dağlarda yollarda yaşanan maceralarımız ve hatıraları bir haftalık sohbet konumuz olur ve onlarla doyasıya eğlenirdik. Şimdi o can arkadaşlarımızdan bazıları rahmetli oldular çoğu da yaşıyor ama hayat çok acımasız. Yaşam devam ediyor çile macera devam ediyor da o günlerdeki muhabbetten sohbetten samimiyetten ve manevi duygulardan eser yok. Bilmem yaşlılığın verdiği durgunluk bilmem sevgi saygı muhabbetin olmayışı bilemem. Belki de çok dünya tamahı maddiyat düşkünlüğü insanları bu gibi işlerden alıkoyuyor.
O yıllarda Konyamızın mesire yeri sayılan Lalebahçe yöresinin yerli halkı ile dağ köylerinden buraya göçmüş insanların birbirleri ile kaynaşmaları bir başka idi. Daha yörede parselasyon az genelde atadan intikal etmiş yerlilerin büyük büyük tarlaları gerekse dağ köyünde varını yoğunu satmış buraya göçmüş dağ köylülerinin aldığı dönümlerle tarlar bahçeler var. Her evde mutlaka birkaç tane inek tana bulunur. Bu büyük tarlalar her sene güzden ekin ekilir Altınapa barajının suyu aylarca bu meram yöresine akar insanlar tarlasını bahçesini bol bol sular yazın ekinler biçilir harmanlar hasat edilir meyvelere armut erik kayısı kiraz vişneler toplanız ya kükürtlü olarak kakı yapılır ya da hal’e gönderip komisyoncuda satılır, sahipleri tarafından pazarlarda tüketiciye sunulur. Bu yörenin meyve sebzesinin adı var; dere meram sebzesi meyvesi diye. Onun için yörenin insanı ekine tarlaya bahçeye sığıra sıpaya alışıktı. Komşuluk münasebetleri iyi birbirilerine ise güven tamdı. Bir tarlaya veya bahçeye bırakılan bir el aleti çap kazma bel veya herhangi bir tarım aleti aylarca günlerce orda kalsa kimse almaya tenezzül etmezdi. Seksenli yıllarda mahallenin büyükleri akşamüzerleri zaten iki bakkaldan oluşan mahallede köşe başı bakkalına toplanırlar eski hatıraların konuşulduğu Konya ağzıyla hoş bir sohbete dalarlardı. Bu sohbet arasında denize filan gittiği duyulan gençlerden varsa onlara da laf atmadan edemezlerdi. “Ne o len dabışlar yine Akdeniz’e doğru gayıvırmışsınız hee sizi gidi yaramaz şeyler sizi… Yapın bakalım guzum yapın babalarınız böyle bir yaşam görmediydi. Sizler birez safa sürün bakalım bu dünya size de galmaz hay keratalar” derlerdi. Bir seferinde sene sanırım 1981 filandı ben mahallenin 4 yıllık ikamet edeni yani daha acemsi sayılırım yine bir bakkal önü sohbeti var. Bakkal merhum Recep Tel merhumun bakkal dükkanı. Önü kalabalık. Merhum ibanın Ömer emmi merhum kaynakçı Ömer emmi var. Otobüsten gelirken merhum motorcu Mehmet emmiyi de indirdiler daha çoklar birkaç kişi gençte biz varız. Bir kenarda oturmakta olup dudağından hiç düşürmediği birinci sigarasını tüttürmekte olan bakkal Recep emminin eşi merhum Feride yengede var. Feride yenge çok otoriter sözünü hiç esirgemeden insanların yüzüne söyleyiveren bir ekâbir hanım ağa. Bu Lalebahçenin yerlisi olan Recep Emmi merhum gençliğinde Ankara’ya gitmiş. Oralarda düğünlerde ve Ankara’nın hareketli yerlerinde ud çalarken Feride yenge ona aşık olmuş evlenmişler. Konya’ya geri gelmişler rahatları maddi durumları çok iyi idi. Yalnız tek üzüntüleri bir evlatları olmamış bütün malları Recep emminin ve Feride yengenin akrabalarına kaldı onca mal mülkleri. Oranın iri yarı koca herifleri eskileri anlatıp gençlikte yaptıkları işleri maskaralıkları anlatıp gülüşürlerken kenarda oturan Feride yenge merhum lafa karıştı ve dedi ki. “Ulen eski kurtlar ağzı sulu şeyler. Ne yapacaksınız eski kırdığınız fincanları. Bu gençlere anlatıp ta iyi bir şeylerden mi bahsediyorsunuz sankim. Daha iyi şeyler anlatında iyi örnek olun bu gençlere” deyince ibanın Ömer emmi merhum. “Doğru bi laf ettin gız Feride valla ağzına sağlık işte bizimkisi artık islenmiş kazan kazımak gibi bir şey boş lafları bırakıp gidelim” dedi ayrıldık. Ee İsmail nasıl o günleri hatırlamasın. Neyse dönelim yine konuya nerde kalmıştık? Laf lafı açar derler ya laf döndü dolaştı nerelere geldi kimleri andık. Sanırım o merhumlar rahmet istedi bizde gönderelim Allah rahmet eylesin.
1987 yılı dedim ya. Bu samimi arkadaşlardan bazıları bir kurban bayramının 9 günlük tatilini fırsat bilerek bayram akşamı toplandığımız bir arkadaşımızın evinde ani bir karar aldık. Kıbrıs gazisi şapkacı Hüseyin küçük katırcı, Ali Çayır, Mehmet Çayır, sanayici amcaoğulları rahmetli Mustafa Aydemir, kardeşi yine merhum Ali Aydemir ve ben İsmail Desteli. Bende TEK’te çalışıyordum. Hemen ertesi günü aldığımız kararı uygulamaya koyulduk ve bayramın 2.günü şapkacı Hüseyin’in arabasına kurban eti ve evlerden doldurduğumuz meyve sebze diğer yiyecekleri doldurup ikindiye yakın hava serinlerken yola çıktık. O zamanlar Beyşehir üzerinden Antalya’ya gitmek üzere yola koyulduk. Gecenin ilerleyen bir saatinde yolda mola verdik. Ben ormandan topladığım çalı çırpı ile bir meydan ateşi yakıp hazır etlerden ateşin çevresinde kızarmaya yön tutmuş taşların üzerine serdiğim etleri pişirerek arkadaşlara güzel bir gece ziyafeti çektim ki tadı damaklarımda halen duruyor.
Sabah erken bir saat idi. Manavgat a indik. İşte bu Antalya maceralarım beni neden eskilere götürdü şimdi onları aklımda kaldığı kadarı ile anlatacağım.
Manavgat’ı geçip Side’ye doğru sapınca o uçsuz bucaksız sahil ile alabildiğine uzanan devletleri birbirine bağlayan Akdeniz adeta gözleri kamaştırıyordu. O günü sahil boylarını gezerek tarihi kalıntıların arasında tarihin derinliklerine doğru düşünce ekseni ile kıvrılarak geçtik ve bu günümüze göre daha sakin olan o yılların sakin ortamında daha güvenli olduğuna inandığımız bir halk plajına girdik. Birkaç saat denizde kaldıktan sonra çıktık. Akşam yaklaşıyordu. Sahile yakın bir büyük otelin yakınındaki ekini hasat edilmiş bir tarlaya battaniyelerimizi serip konuşlandık. Geceyi burada geçirecektik. Yanımızda ki bidonlardan kullandığımız su ile ben bir yemek yaptım ki eti bol olan yemeğin lezzeti de bol olurdu öylede oldu. Ama denizden çıkınca duş alamayışımızdan olacak sırtımız tuzlu sudan yanıyordu. Allaha şükür benim geçmişe dair hafızam biraz kuvvetlidir. Onun için çok iyi hatırlıyorum. Ben o yıl saçlarımı usturaya vurdurmuştum. Onun için denizde bilhassa yabancılara karşı çok sempatik bir görünümüm vardı. Onca turist ve yerlilerin dikkatini çekiyordum. Tam akşam gün batımı tuzlu su bedenimizi yakıyor dedim ya. Yanımızdaki otelin bahçesinde duş almakta olan iki ihtiyar karı koca turistin yanına kadar sokulup suyumuzun olmadığını ve böyle bir duşa ihtiyacımız olduğunu el işareti ile göstermek suretiyle anlatmaya çalıştım. Durumu kavrayan çift beni hemen duşun altına çekip bir güzel duş aldırdılar. Hem de sırtımı ovuşturarak duş almama yardımcı oldular. Beraberce bu duruma bir haylide gülüştük. Ben onların samimiyetine güvenerek arkadaşlarıma işaret edip onlarında suya ihtiyaçları olduğunu anlatınca hemen madam turist yanımızdan ayrılıp otele koştu. Biraz sonra elinde bir naylon torba ile geldi ve bu torbayı çeşmenin altına tutup su ile doldurmaya başladı. Dolunca baktım naylonun ağız tarafında bir yere asılmak için kulp, tabanında da bir musluklu süzgeç vardı. Bana verdiler en az 50 litre su alıyordu sanırım. Onunla iki gün orada kalıp bu sulardan istifade ettik. Sonra işimiz bitince TENKYU diyerek naylonu kendilerine teslim ettik. O gecenin sabahı erkenden kalkıp o Side’nin muhteşem kıyıları, berrak denizi, 50 metreden fazla insan boyu ilerleyen tehlikesiz mavi sularına girdik. 50 60 metre kadar ilerde bir kızın bize doğru durmadan el salladığını görüp korktuk. Sabah erken denizde fazla bir insan yoktu. Ali Çayır ve amcazadesi Mehmet Çayır arkadaşlarımız yüzmeyi daha iyi beceriyorlardı. Ali kıza doğru yüzerek gitti. Bende yarı korku ile yanlarına doğru yaklaştım. Baktım bir şeylerle uğraşıyorlar. Meğer kız sörfçüymüş. Arkadaşları ile erkenden sörf yapmaya yarışmaya çıkmış. Sörfün yelkeni sabitleyen cücüğünden fırtmış. İki üç kişinin onca uğraşına rağmen yerine takamadık. Çünkü suyun içersinde çalışması zor oluyordu. Birde dilini anlayamıyorduk o yabancı idi. Kız ağlıyor görenler kızın bizden bir zarar gördüğünü zannettiler bize kinayeli bakmaya başladılar. Ama bir dil bilen arkadaş gelip durumu anlatınca bizde sui zandan kurtulduk. Neyse o günüde orada geçirip akşam olmadan Alanya’ya doğru yola çıktık niyetimiz bir kaç günde Alanya’da kalmaktı. Ama burada ya otelde ya da bir pansiyonda kalacaktık. Şansımız yaver gitti akşam olmadan Dim çayı civarında denize 100 metre mesafede bir pansiyon bulduk ve günlük olarak cazip bir fiyata tuttuk. Burada dört gün kadar zevkli bir tatil yaptık. Gerçi denizi ve kumsalı Side kadar güzel değildi ama Alanya kalesi vardı. Çıkıp denize taşları atıp kendi kol gücümüzü denediğimiz eski tersaneler vardı. Birde pansiyonda sabahlara kadar sivrisinek avlamak vardı. Tabi bu işin en zevkli tarafıydı ayrıca bu gezide benim üzerimde çok yük vardı ekipten kaybolanlarda benden sorulurdu yemek içmek su tedarik etmek hep benim sorumluluğum da idi. Bir maceramız daha vardı. Ben bu güzel Alanya’dan Konya’ya sebze çektim şoför olarak. O yıllarda tanıştığım ama soyadını bilemediğim eski adamlardan sevip saydığım Yörük Topal Mehmet vardı. Başında şapkası elinde asası eski geniş şalvar donuyla bana babamı ve köyümün büyüklerini hatırlatıyordu. Bu vesile ile onu da görmek istedim Alanya’nın yerli halkından her kime sorduysam şapkalı bastonlu topal Mehmet emmiyi bilen olmadı. Bu da arkadaşlarım arasında bir hayli espri konusu oldu. Haa kayıp dedim de ekipten kaybolanların boğulma tehlikesi vardı. Birbirimizi takip etmek zorunda idik ama kaybolan yalnız merhum Mustafa Aydemir kardeşimiz olurdu. Onu da bulmak benim için kolaydı çünkü yakınımızda bulunan Alman ve Fransız plajlarının yanına çok giderdi yüzmeye onun yeri belliydi.
Maceranın diğeri ise başım çıplak dedim ya. Denizde 11 yaşlarında çocuk benimle çok ilgileniyor ve top oynamak istiyordu. Ben ise yorgun düşüyordum ve denize dalıp kaybolmak istediğim halde bu kel başımdan dolayı hep yakalanıyordum. Oğlum yoruldum artık gelme yanıma desem de sözüm geçmiyordu. Meğerse çocuk beni anlamıyormuş çünkü zaten ufaklık İngiliz’miş. Ha şunu unuttum arkadaşlar bana hem büyük olarak hem de hesapta tutumlu olduğumu bildikleri için bütün hesap işlerini, yiyip içeceklerimizden hatta benzin paramızı bile verirlerdi. Hatta tutarsak pansiyon ve otel ücretlerimizi tek elden karşılamak için görevi bana verdiler. Yani ekibin analık görevi bende idi. Yani sırtlarına sürecekleri güneş kremlerini bile benden istiyorlardı. Benim o yıllarda maddi durumum müsait olmadığı için bütün benim masraflarımı da onlar karşılamışlardı sağ olsunlar. Bunun karşılığında ben de bütün isteklerini temin edip hesaba yazıyordum. Bu tatili hiç unutamadıklarını halen beyan eder arkadaşlarım sağ olsunlar. Hani eskilerin deyimi ile geçmiş zaman olur ki hayali bile cihana değer derlermiş ne güzel bir söz değil m? Saygı ile…